10 Şubat 2019 Pazar


İKİ CAN, İKİ KORKU

       Hepimiz zamanda yolcuyuz. Yolun başı ile sonu arasındaki istasyonları bir bir geçerken, kimileri aradaki duraklarda  iniyor,  yenileri  yolculuğumuza eşlik etmeye hazırlanırken.
Bulunduğun ortamdan yukarı çık ve bak aşağıya. İşte o zaman bütünün içindeki var oluşu çıplak gözle görme şansını yakalabilirsin. Son zamanlarda  yaşadığım olaylar bana doğum ile ölümün penceresinden  bakma olanağını sundu. Bir hastane odasında koşar adımlarla ölüme giden babam, diğer taraftan annenin sıcak güvenli  rahminden çıkma olgunluğuna ulaşmış ve dünyaya merhaba diyen bebekler. Başlangıç ve sonu yukarıda gördüm.  Bu iki noktada bulunmak elbette kendi irademizin dışında gerçekleşirken, aradaki uzun kısa bilinmez çizgide, nasıl yol alacağımız elimizde mi? 
       Doğum ne kadar tatlı ve  mutluluk vericiyse ölüm de bir o kadar acı ve korku salar insanın bünyesine. Beynimizin kıvrımlarının en altlarında da bir yerlerde gizlenmiştir ölüm korkusu.  Hiç çaktırmadan sızarak yedi yetmiş her insanın kabusu olur bazen. kimileri için hayatın arka fonunda belli belirsiz çalan müzik gibidir. Barış ilan ederek hayatın tüm renk ve kokularını içine çekercesine yaşarlar.  Ancak kimileri içinse kabus olup çökmüştür hayatın tam ortasına.  Acıdır, öfkedir, korkudur ve bütün bunların yanında kabullenmedir de.      
        Kızım altı buçuk yaşında tam yirmi beş yıl önce. Bir gün evde oyun oynarken aramızda şöyle bir diyalog geçti.
 - Anne...! Ölüm nedir? Ölen insanlar  nereye gider?
 - Çok derin ve uzun uyku gibidir. Ölen insanlar iyilerse cennete giderler, çocuklar hem bu dünyada hem de öbür dünyada zaten melektirler dedim.
- Ölen çocuklar büyümez değil mi anne? Okula gidemezler, evlenemezler, anne olamazlar değil mi?
- Meleğim sen bunları şimdi düşünme sen büyüyecek okula gideceksin anne olacaksın, hatta yaşlanacaksın. Yaşlandığın zaman düşünürsün bütün bunları.
   - Ben ölürsem sen üzülür müsün  ?
   - Sen ölürsen ben de ölürüm....!
   - Anne ben ölümden çok korkuyorum...! 
     Bu yaştaki  bir çocuğa  ölümü nasıl anlatır neden korkmaması gerektiğini anlatabilirsin ki. Anlayabileceği dil ile anlatmaya çalıştım. Ama sonradan anladım ki ölüm korkusu kızımın minik kafasında dolanıp duruyormuş.   Bir anne bilemez tahmin edemez, konduramaz, ciğerparesine ölümü yakıştıramaz.  Aklının ucuna bile getirmez yavrusunun ölümünü, kendi ölümünü düşünürken. Ancak bu konuşmadan on beş gün sonra ecelin kapımı çalacağını ve benden acımadan koparacağını bilemezdim.  O andan sonra bedenim ve ruhum benim değildi zaten.  Ve ben o gün yüzleştim ölümle, korkularımı hançer yapıp fırlattım ölümün  üstüne üstüne.  Sonrası karanlık ve  koca bir boşluk. Ve güneş artık doğmadı. Bütün renkler yok oldu, hayat mı? hep gri  hep puslu. Ve zaman sana acıyla yaşamayı öğretiyor, tekrar renkleri görmeye başlıyorsun.
       İşte şimdi bu gün burada, bir hastane odasında, canı bedenine ağır gelen babam için ölümün buralarda olduğunu bilmek, yeniden yüzleşmek. Irvin Yalom 'un dediği gibi;

"Ölümle yüzleşmek, güneşe bakmak gibidir. Güneşe uzun süre bakamazsın."
       Kendisi seksen beş yaşında ancak yıpranmış bedeni yüz yaşında gibi.  Zor konuşuyor, çabuk yoruluyor olmasına rağmen  bana bir şeyler söylemek istediğini işaret etti. Merakla yanına sandalye çektim oturdum. Serum bağlı olmayan elini kaldırdı hafiften, titreyen elini ellerimin içine aldım. Gözlerimin içine baktı. Gülümsedim.  
-   İyi olacaksın babacım, sen güçlüsün bunu da atlatacaksın.
-   Bu kez değil, hissettiğim...! dedi ve sustu küçülmüş ve grileşmiş gözünü karşı boş beyaz duvara dikti ve öylece kaldı.
- Ne hissediyorsun babacığım? Yavaşça bana döndü ve yüzüme baktı bir süre öyle kaldı, gücünü toparladıktan sonra
- Korkuyorum..! diyebildi.
- Neden korkuyorsun..! İyileşeceksin ve birlikte tekrar evimize gideceğiz.
- Sizleri bir daha görememekten korkuyorum. Evime dönemeyeceğimden hepinizi çok özlemekten korkuyorum.
       Ben ne diyebilirdim bilemedim. Şimdi de ben boş beyaz duvara odaklandım. Tecrübelerim bana, çocuk ve gençlerin geleceklerini, hayallerini  yaşayamadıkları için,  orta ve ileri yaştaki kişilerinde geleceklerini değil geçmişlerini ve sahip olduklarını kaybetme korkusunun bütün bedenlerini sardığını göstermiş oldu. 
     Maalesef bu yazımda acı ve korku duyguları var biliyorum. Ancak bu gerçeklerde  hayatımızın içinde inkar edemeyeceğimiz bir yerde tüm çıplaklığı ile duruyor. Biz yolculuğa devam edenler, hepimiz aynı hızla zamanın gücüyle, korkularımız ve mutluluklarımızla iki nokta arasında yol almaya devam edeceğiz, ineceğimiz istasyona gelene kadar.

BİZ ÜÇGENİ

        Eşinizle evlenmeyi neden seçtiniz? Eminim ki pek çoğumuz "sevdiğim için evlendim" cevabını verecektir.  Hiç kimse mutsuz olmak için evlenmiyor öyle değil mi? Ancak sağlıksız kişiler veya  sıra dışı şartlarda olduklarında, insanlar hayatlarını kötüleştireceklerini bildikleri evlilikler yapabilirler. Böyle bir evliliğe ben şahit olmadım. Ancak olmadığı anlamına da gelmez elbette. Biz genel eğilimler üzerine düşünelim.

      Evlendikten sonra hayatlarımızın çok daha güzel olacağına dair umutlarımız ve kurulan hayaller  vardır. Bu umutlar ve hayaller oluşturacağınız evliliğin temelini atar ve hatta mimarisini de belirler.
      
      Sevdiğimiz için, daha keyifli bir hayat için evleniyoruz değil mi?  Çünkü sevginin bize kazandıracağına inandığımız  şeylerin hayatımızı zenginleştireceğini düşünüyoruz. İlgi, alaka, cinsel tatmin, çocuklar ve toplumsal statü bunlardan bazıları.

      Evet sevgi çiftler arasında çok önemli mihenk taşıdır. Sevmek, sevilmek ve aşk her insanın hayatında deneyleyebileceği, ödüllendirici ve tatmin edici duygudur. Ancak sevgi yaşamın taleplerini tek başına karşılayamaz.  Yani sevgi aşk her şey değildir. Anlam kazanması ve sürdürülebilir olması için de zeka, bilgi, farkındalık, yetkinlik ve ahenk olmazsa olmazlarıdır.

      Aslında bu kişilerin yani çiftlerin öz değerleri  ile de alakalı bir durumdur.  Kişilerin öz değerleri yüksek ise eşlerin sevgilerini saygılarını birbirilerine onaylatmak ihtiyacı hissetmezler. Bireysel özgürlüğünü yakalamış ve evliliğine sindirmiş kişiler işte o zaman "BİZ" olmayı başarabilmiştir.
 Bu konuda 1883-1931 yılları arasında yaşamış felsefe yazarı,romancı,mistik şair ve ressam  HALİL CİBRAN bakın evli çiftlere nasıl seslenmiş:

       Ölümün ak kanatları ömrünüzü dağıtıp savurduğunda,birlite olacaksınız. Evet Tanrının sesiz belleğinde bile birlikte olacaksınız.

       Fakat bırakın mesafeler olsun birlikteliğinizde. bırakın dans etsin göklerin rüzgarları aranızda. Birbirinizi sevin ama aşkı pranga eylemeyin: Bırakın ruhlarınızın kıyıları arasında dalgalanan deniz olsun aşk.

       Birbirinizin tasını doldurun ama aynı tastan içmeyin. Birbirinize ekmeğinizden verin ama aynı somundan yemeyin. Şarkı söyleyip dans edin birlikte, eğlenin ama yalnız başınıza olun ikiniz de.
       Hatta aynı müzikle titreseler de ayrı duran telleri lavtanın*. Yürekleriniz verin fakat teslim etmeyin birbirinizin eline. Çünkü bir tek hayatın avuçlarına sığar yürekleriniz.

        Birlikte durun ama yapışmayın birbirinize: Çünkü ayrı durur tapınağın sütunları. Hem birbirinin gölgesinde büyür mü meşe ile selvi.

        Şimdi hep deriz ya evlendiğimizde BİZ olalım. Hatta günümüzde gençler birlikteliklerini evliliğe doğru götürürlerken, sosyal medya da bile "BİZ" olduklarını adeta kanıtlamak için, ortak sayfalar açmazlar mı? Evet ben de sizin gibi çok şahit olmuşumdur bu durumlara. Gerçi evliliğimin ilk yıllarında bende aynı hataya düştüğümü hatırlıyorum ki hep biz olma gayreti içinde iken ben olmayı unutmuştum.  Oysa daha sonraları öğrendim ki  sağlıklı olan birliktelik, Ben, Sen, Biz olabilmek.  İki kişi ve her biri kendi yaşamına sahip her biri önemli üç parça. Kişiler bu üç parçaya sahip çıkarak, aralarındaki sevginin sağlıklı bir şekilde büyümesini ve  gelişmesini sağlayabilecekleri muhakkak. 

        Evliliği başlatan duygu sevgidir dedik. Ancak evliliğin ne kadar iyi gideceğinin göstergesi yaşam süreci içinde  Ben , Sen ve Biz  bu üç parçanın, birbirlerine baskın çıkmadığı alanda, sevginin ne kadar büyüdüğünü görebilmektir umudumuz.